Ruanda’dan Güney Afrika Cumhuriyeti’ne

Türk Coğrafya Kurumu /

RUANDA’dan GÜNEY AFRİKA CUMHURİYETİ’ne Uganda’nın Ruanda sınırına en yakın Kasabası Kabale’den bir saatlik bir yolculukla Ruanda sınırına geldik. Gerçi arkadaşlarımın pek gönüllü olduğu söylenemez. Haklılar da ama buraya kadar gelmişken uğramamak olmaz. Üstelik dünyanın en önemli soykırım müzesini de görmek istiyorum. Giriş vizesi için 60 USD ödedik. (1USD=573.000 Ruanda Frankı). Yeşil pasaportlular şanslı. Onlara vize yok. Resmi dil Fransızca ama yerel diller de konuşuluyor. İlk izlenim: Ruanda beklemediğimiz kadar düzgün. Gümrükte de teknoloji iyi kullanılıyordu doğrusu. Personel de göz dolduruyor. Sınırda giriş işlemleri için beklerken etrafımızdaki çocuklardan gözümü alamıyorum. Meraklı, saf, inceleyen çocuk gözleri. Bu kadar mı güzel bakılır? Minibüsle Başkent Kigali’ye doğru yola koyulduk. Ruanda dağlık bir ülke ve geçtiğimiz bölge yemyeşil. Bir vadi tabanında yol alıyoruz. Toprak pırıl pırıl, geniş alanlarda çay plantasyonları var. Bu ülkenin çayı meşhur. Çok turist gelmediğinden olsa gerek durakladığımız yerde çocuklar hemen aracımızın etrafını sarıyorlar. Bisiklet çok yaygın bir araç. Trafik sağdan. Şimdiye kadar çocukları hep annelerinin kucaklarında gördük. Burada babalar da çocuklarını taşıyorlar. İnsanlar yine yol kenarlarında yürüyorlar. Böyle her yere yürüdükleri için de incecikler. Ellerindeki şemsiyelerin sırrı ilerleyen saatlerde çözdük. Hava iyice ısındı. Yağmurdan değil sıcaktan korunmak için şemsiyeleri yanlarında taşıyorlar. İki saat sonra Kigali’ye geldik. Tuhaf, sanki Türkiye’nin tatil kentlerinden birindeymişim hissine kapıldım. Dağ yamacına kurulmuş bir şehir. Sanki yokuşun aşağısında deniz görünecekmiş gibi. Oysa denize çok uzağız. Fransız etkisiyle sanki Afrika değil Akdeniz şehri gibi. Ülke yemyeşil, yağmur bol ama su sıkıntısı var. Çünkü altyapı yok. Yol boyunca bidonlarla su taşıyan insanlar Afrika’nın değişmez manzarası adeta. HUTU’lar TUTSİ’ler ve MEMORIAL CENTER Ruandalı’lar güzel insanlar, kibar insanlar. Ülke gördüğümüz diğer ülkelere göre bir çok açıdan iyi durumda. Düşünmeden edemiyorum. Nasıl oldu da bu ülkede korkunç katliamlar yaşandı ve insanlar birbirlerini çoluk çocuk demeden acımasızca katlettiler? Kayıtlara göre 1994 yılında yaklaşık yüz gün içinde 800.000 Tutsi ve ılımlı Hutu, aşırı uç Hutular (İnterahamwe) tarafından öldürülmüş. Ardından Tutsilerin intikam amacıyla saldırısıyla yüzbinlerce Hutu Kongo Cumhuriyeti’ne sığınmış. Aslında olayların geçmişi çok eskiye dayanıyor. 1890’larda Brüksel Konferansı’nda bölgede Alman olmamasına rağmen Almanya’ya verilen Ruanda, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Belçika yönetimine geçmiş. Ülkeye başta Fransızlar olmak üzere, diğer Avrupalılar da gelmiş. Ruandalı’lar için kölelik dönemi başlamış. Yönetim Tutsilerle işbirliğine giderek Hutuları ezmiş. Ekonomik ve sosyal anlamda ikinci sınıf sayılan Hutular isyan edince, bu sefer durum tersine dönmüş. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Hutu milliyetçiliği yükselmiş ve iç savaşlar başlamış. Son olarak Tutsileri, gerçek Ruandalı değil, ülkedeki işgalci Avrupalılar’ın akrabaları olarak değerlendiren Hutular korkunç katliamı başlatmışlar. İnsan aklının ve vicdanının kabul edemeyeceği eziyetlerle yüzbinlerce insanlar öldürülürken, maalesef Birleşmiş Milletler güçlerini geri çekmiş ve Avrupalılar ülkeyi terk etmişler. Sonuç; insanlığın gördüğü en büyük soykırım. Bugün olayların failleri Tanzanya’da kurulan mahkemelerde yargılanıyor. Ruanda resmi olarak Fransa’yı ve Birleşmiş Milletleri suçluyor. Toplumsal travma ve karışıklıklar halen devam ediyor. Bunu soykırım müzesi olarak bilinen Memorial Center’da daha iyi anladık. Belgesel kısa filmler, fotoğraflar, tanıkların anlattıkları, kemikler, kafatasları bizi insanlığımızdan utandırdı. Çocuk kurbanlar için ayrılmış bölümde artık gözyaşlarımızı tutamadık. Farklılıklara tahammülsüzlük insanları ne kadar canavarlaştırabiliyor. Hele birileri de bunu kullanıyorsa… BODA BODA Boda boda denilen motorsiklet taksiler burada da çok yaygın. Zamanımız az o nedenle boda bodalarla şehri geziyoruz. Eller serbest, fotoğraf çekmek mümkün. Ertesi gün sabah altıda küçük bir uçakla Tanzanya’nın Klimanjaro Havaalanı’na uçacağız. Biletleri Uganda’dan almıştık, içimiz rahat… Ama uçamadık. Uganda acentası hata yapmış, iki gün sonraya kaldık. Böyle sürprizler hep olur. Sinirleri bozmamak, keyfini çıkarmak lazım. Otelimiz güzel, balkonu da var. Soğuk bira eşliğinde gezi notları yazmak için mükemmel bir fırsat. Ertesi sabah erkenden kalkıp kahvaltılarını edip bizim uyanmamızı beklemiş olan İlknur ve Süreyya annemizden fırça yedik. Bizler de hazırlandık, dışarıya çıkacağız. Süreyya’nın çığlığıyla neye uğradığımızı şaşırdık.Yaklaşık üç saat önce kahvaltı salonunda çantasını unuttuğunu fark etti. Pasaport, para, kamera, fotoğraf makinası yani herşeyi çantasındaymış. Umutsuzluk içinde aşağıya indik ama bir mucizeyle karşılaştık. Resepsiyondaki iki genç çocuk “ biz çantayı bulduk, sakladık. Bunca saattir neredeydiniz?” deyince inanamadık. Ya Süreyya çok şanslı, ya da Ruandalı’lar çok dürüst. TANZANYA ve ZANZİBAR Nihayet Ruanda’dan uçakla iki buçuk saat sonraTanzanya’ya Klimanjaro havaalanına indik. Bir minibüsleArusha’ya geldik. Burada çok sayıda Müslüman yaşıyor. Kadın sürücü Zübeyde bizi Klimanjaro fotoğrafı çekmek için uygun bir yere götürebileceğini söyledi. Gittik ama ihtişamlı dağı görmek ne mümkün. Hava o kadar bulutlu ki, koskoca dağ görünmüyor. Zübeyde bizi taş kırarak hayatını kazanan Masai kadınlarıyla tanıştırdı. Yedi ton taşı kırdıklarında ellerine otuz dolar geçiyormuş. Tabi kocaları bırakırsa. Ellerinden alıp içkiye yatırıyorlarmış. Biz bunu bir yerlerden hatırlıyoruz. Demek ki dünyanın diğer ucunda da kadınların kaderi aynı. Ertesi gün rehber olduklarını iddia eden iki genç bizi Klimanjaro’ya trekking için götüreceklerini söylediler. 250 dolara anlaştık. Sabah ciple geldiler. Epeyce bir yol gittik. Bir ormana girdik, bir köydeyiz ama etrafta dağ falan yok. Dolandırıldık kısacası. İlknur çok sinirlendi, çıngar çıkardı. Bizi saf Avrupalı turistlerden zanneden gençler neye uğradıklarını şaşırdılar. Kuzu kuzu Klimanjaro’ya götürdüler ama yine sis bastırmış. Maalesef Tanzanya’da bulunduğumuz sürede hava Klimanjaro’yu net olarak göremedik. Ertesi gün Dar-es Salam’a gitmek için Klimanjaro Ekspres otobüsüne bilet aldık. İlk molada İlknur’un otobüste bıraktığı çantası çalındı. Fotoğraf makinası ve filmler gitti. Çok üzülen arkadaşımızı teselli etmeye çalıştık. Bir gezide olabilecek en kötü şey. O nedenle yatarken bile çantamı yanıma alırım. Dar-es Salam’a on saatlik bir otobüs yolculuğuyla vardık. Burası pek sevimli bir kent değil. Tam bir curcuna ve karmaşa. Zaten fazla kalmayacağız. Niyetimiz Zanzibar’a uğrayıp Mozambik’i trenle geçip Güney Afrika’ya ulaşmak. KÖLE ADASI ZANZİBAR ve DENİZANALARI Sabah Mozambik elçiliğinde bir sürpriz yaşadık. Günlerden Cuma olmasına rağmen bir bayram nedeniyle kapalı. Pazartesi müracaatla vizeyi bir haftada alabilirmişiz. Planlar değişti. Yeni plan Zanzibar’da kendimizi bir hafta ödüllendirmek, Mozambik’i uçakla geçip Güney Afrika’ya gitmek. Türkiye’deki arkadaşımız Ayşegül’le bağlantıyı kurduk. Sağolsun transferi halletti. Zanzibar’dan dönüşte Dar-es Salam’dan Cape Town’a geçeceğiz. Bu arada Zanzibar zenci demek. Ferry fast dedikleri bizim deniz otobüslerinin aynısı olan deniz taşıtıyla, sabah yedide iki saatlik yolculukla, eskiden köle satışlarının yapıldığı, Afrika’nın doğu kıyısındaki Zanzibar Adası’na geçtik. Pasaportla giriliyor. Tanzanya’ya bağlı özerk bölge. Ada halkının % 90’ı Müslüman. Beyaz kumsalları ve palmiyeleriyle rüya gibi. Stone Town denilen bölge son derece ilginç. Taş ve ahşap işçiliğinin en güzel örneklerini görmek mümkün. Akdeniz ve Arap mimarisi hakim. Özellikle kapılar muhteşem. Fas’ı andıran bir havası var. Dar sokaklar, küçük dükkanlar. Akşam saatlerinde deniz kenarında açık lokantalarda ucuza yemek yemek mümkün. Deniz ürünleri, kızartmalar, tatlılar, meyve suları. Marakeş’deki Kıyamet Meydanı gibi. Akşam güneş batarken gençler denize atlayıp gösteriş yapıyorlar. Her yer cıvıl cıvıl. Akşam Mercury Cafe’ye gittik. Söylemeyi unuttum. Ünlü Freddy Mercury Zanzibar doğumluymuş. Ona ve Bob Marley’e büyük hayranlık var. Mercury Cafe’de ilerleyen saatlerde orta yaşlı üç erkek ve iki kadından oluşan bir grup otantik müzik ziyafeti verdiler. Müzik bildiğimiz Arap ezgileri. Dayanamadık, biz de eşlik ettik. Diğer yabancılar bizim bu aşinalığımıza hayretle baktılar, çözemediler. Ertesi gün adanın kuzey ucundaki kumsal ve deniz tatili bölgesine gitmek üzere hazırlandık. Her keseye uygun sayısız tesis var. Biraz dolaşıp Jambo Brothers pansiyonunda karar kıldık. (Jambo merhaba, selam anlamında kullanılan bir sözcük.) Denize sıfır, tek katlı, çatısı sazlarla örtülü geleneksel evlerden oluşan odalarımız harika. Deniz ve kumsal inanılmaz bir güzellikte. Her türlü aksiyon var. Ada turları, dalış vs. Ben dinlenmek, adanın keyfini çıkarmak istiyorum. Bol bol da okuyorum. Günbatımı ve arkasından kumsalda kurulan masalarda balık yemek çok keyifli. İnsanlar dost canlısı. Tesis çalışanı gençler Avrupalı kızların peşinde. Onlar da bu durumdan hiç şikayetçi değiller. Her milletten insan var. Bizler de komşu İtalyanlarla sıkı fıkı olduk. Hatta kahve fallarına baktık. Ne de olsa Akdenizliyiz, kan çekiyor. Tesislerin bir çoğunu Avrupalılar işletiyor. Alt yapı sorunları var. ATM yok. Telefon, internet, elektrik, su problem. Bu çok da umurumuzda değil. Zaten buradaki insanlar da hiçbir şeyi sorun etmiyorlar. Gel-git oldukça etkili. Kıyıya vuran yosunlar, balıkların yiyecekleri diye ellenmiyor. Sahil boyunca saç örgüsü ve kına yapan kadınlar, hediyelik eşya satanlar, çocuklar koşturup duruyor. Çok sıcak olduğundan ben güneşe pek çıkmıyorum. Deniz muhteşem, arkadaşlar sudan çıkmıyor. Küçücük, gözle fark edilmeyen, şeffaf, uzun dokunaçları olan denizanalarına karşı onları uyardım. “Denize girerken ince de olsa mayonun üzerine bir şey giyin” diye. Beni dinlemediler. Süreyya ve İlknur bu denizanaları tarafından çarpıldılar. Çevreden insanlar ellerinde sirkeyle gelip ilk müdahaleyi yaptılar ama günlerce büyük acılar çektiler, vücutlarında yaralar oluştu. Eee.. her güzelin bir kusuru var. Ayrıca bazı uyarıları dikkate almak lazım. GÜNEY AFRİKA CUMHURİYETİ ve 2010 DÜNYA KUPASI Deniz, güneş, kum derken beş günümüzü burada geçirip, dört saatlik uçuşla Güney Afrika Cumhuriyetine, önce Johannesburg’a oradan da Cape Town’a geçtik. Havaalanında aşı kartı olmayanlar sorun yaşadı. Sarı hummaya karşı aşı olmak şart. Yoksa giriş yapılamıyor. 2010 Dünya Kupası ülkede büyük heyecan yaratmış. Her yerde hissediliyor. Bence burası Afrika değil. Batılı bir ülke gibi. Hiçbir orijinallik kalmamış. Üstelik yönetimin değişmesine rağmen ülkedeki zenciler için yaşamın hala aynı olduğunu görmek bizleri çok üzdü. Beyazların yaşamı da başka problemlerle dolu. Her şeye korku hakim. Bütün evlerde kilit üstüne kilit. Dikenli, elektirikli teller, yüksek duvarlar, demir kapılar. Zanzibar’dan sonra çekilir gibi değil. Üstelik oldukça güneyde olduğumuzdan hava da soğuk. Water Front mevkiine çok yakın bir daire kiraladık, çok rahat. Two Oceans Aquarium ve şehir turumuz çok keyifliydi. Ümit Burnu ise çok etkileyiciydi. Birkaç saat içinde havanın bu kadar değişken olması alışık olmadığımız bir durum. Burası gezimizin son noktasıydı. Her şey çok güzel, değişik ve etkileyiciydi ama ülkemizi çok özledik doğrusu. Afrika bu kadar. Başka diyarlarda buluşmak üzere… Hoşçakalın… Fügen DEDE Türk Coğrafya Kurumu Başkan Yardımcısı